Tıp dilinde, “omurgalar arasında disk adı verilen yuvarlak yastıkların, zorlanma ve yıpranma nedeniyle yırtılmasıyla oluşan sinir köklerinin sıkışması,” olarak tanımlanan bel fıtığı, hem verdiği acı hem de sinir bozan eziyetleri ile halk dilinde deyimlere konu olmuştur.
“Fıtık olma” deyimi, Türk Dil Kurumu tarafından, “büyük sıkıntı duymak, kahrolmak, çaresiz kalmak,” olarak açıklanırken, halk dilinde ise karşı karşıya kaldığımız durumun bizi ne kadar rahatsız ettiğini anlatmak amacıyla kullanılır.
Acı verdiği kadar, sinir bozucu da olan bu rahatsızlıkla benim tanışmam, gençlik yıllarıma rastlar. Evliliğimin ikinci yılıdır. Yaşım yirmi yedi. Öğrencilik yıllarımda yaptığım boks sporu bana atletik bir vücut kazandırmış. Boyum posum yerinde, kendime güvenim tam…
Araklı’da oturduğumuz bina hükümet konağının tam karşısında. Üst katımızdaki daire boşalınca kayınpederler, boşalan üst kattaki daireye taşınıyor. Ben de taşınmalarına yardım ediyorum.
Neredeyse eşyaların tamamı arabaya indirilmiş. Sıra merdiven başına kadar sürüklenerek yolu kesmesin diye kenara çekilmiş, herkesin taşımak için uzak durduğu, demir döküm sobaya gelmiş.
Kışın soğuğunda kömür doldurulup yakılınca, arkası kızaran ve insanı iliklerine kadar ısıtan, yanınca geniş alanı ısıttığı için de tercih edilen bir soba, demir döküm soba.
“Sen şurasından tut,” “ben burasından tutayım,” tartışması uzayınca, “çekilin” dedim. Merdiven basamaklarının kenarına kadar sürüklediğimiz 105 kilogramlık sobayı sırtladım.
İlk hamlede nasıl olduysa belimden sanki “tık” diye bir ses geldiğini hissettim.
Bedenimin sıcaklığından olacak, ilk birkaç saat pek bir şey hissetmedim. Taşınma işi bitip akşam eve geldiğimde belimde bir ağrı oluştu. Her geçen saatte ise ağrı artmaya ve dayanılmaz olmaya başladı. Geçer, düzelir diye ihmal edip çaresine bakmayı ertelediğim ağrılar, zamanla hareket yeteneğimi kısıtlamaya başlayınca, bu sefer de doktor doktor dolaşmaya, başladım.
Bel fıtığı olmuştum. Tam bedenimin orta kısmına saplanan şiddetli ağrı, beni hareketsiz bırakıyor. Ne aşağısına hakim olabiliyorum bedeninin ne de yukarısına. İlaç, iğne, jimnastik, fizik tedavi bir süre ağrıyı azaltıyor ama fıtık hala orada… Kaybolmuyor bir türlü.
Ağrılar dayanılmaz olunca, kırk yaşımda ameliyat olmaya karar verdim. İlk ameliyatım başarısızdı. Düzelememiştim. “S” harfi gibi yamuk yumuk yürüyordum.
Zamanla ağrılar şiddetini artırmaya, sol ayak bileğimde güç kaybı oluşmaya başlayınca bu sefer ikinci ameliyata koşarak gittim. 2002 yılında yapılan ikinci ameliyat, öncekine oranla daha başarılıydı. Vücudumun şekli düzelmişti. Ağrılar kendini arada bir yine de hissettiriyor ama hareket yeteneğimi ciddi şekilde etkilemiyordu.
Evet, boks çalıştığım yıllardaki çevikliğim yoktu gerçi ama normal yaşantımı ölçülü bir şekilde sürdürüyor, sosyal ilişkilerimi aksatmıyordum. Ancak fiziksel olarak hareketlerim hep bir dikkat, hep bir korku ile sınırlanınca, bu durum, zaman geçtikçe ister istemez, ruh sağlığımı da olumsuz yönde etkiliyordu. Yine de bu yaşam tarzıma alışmış, hayatımı konfordan uzak da olsa bir şekilde sürdürüyordum. Ta ki 24 Ağustos 2025 Pazar gününe gelinceye kadar...
Yirmi üç yıl sonra aynı ağrılarla bitlikte, iki ayağımda birden başlayan güç kaybı beni üçüncü defa, on iki gün sonra da dördüncü defa neşterin altına yatırdı. Bereket maharetli parmaklarıyla temiz iki operasyon gerçekleştiren Doç. Dr. Orkun Koban, -ki buradan kendisine ve ekibine gösterdikleri özenden dolayı teşekkür ediyorum- beni yeniden önceki sağlığıma kavuşturdu.
Hikâyemin fiziksel yanı böyle. Bir de ruhsal tarafı var tabi. Gelelim ruhsal boyutuna…
Dedim ya adı gibi, fiziksel olarak büyük sıkıntı ve acı veren, insanın var olan gücünü kullanmasına engel olan ve onu çaresiz bırakan bu rahatsızlık, fiziksel olduğu kadar insanda ruhsal yıkımlara da neden oluyor. En çok da kendine olan güven duygusunda...
Nasıl demeyin!.. Bu hastalığa yakalanan başka insanlar nelerle karşılaştı bilemem ama benim bel fıtığı rahatsızlığımdan dolayı kendimi çaresiz hissettiğim, kendime olan güven duygumun dibe vurduğu, iki olay var ki her hatırladıkça aynı ızdırabı yeniden yaşarım.
Birinci ameliyatım üzerinden henüz bir ay geçmemişti. Eşimle birlikte Topkapı-Küçükköy hattında çalışan bir minibüsteyiz...
Bizim içinde yer aldığımız minibüsün sürücüsü, Bereç kavşağında ana yola çıkarken, ana yolda hızını kesmeden gelen diğer minibüsün geçmesini beklemeden, gaza basıp ana yola girdi. Son anda direksiyonu kıran ana yoldaki minibüs şoförü, çarpışmayı önledi ancak kendi arabası yaya kaldırıma çıktı. Ondan kaçmak isteyen bizim şoför ise minibüsü son anda devrilmekten kurtardı ama ana yolun diğer kenarındaki yaya kaldırıma çarpmaktan kurtaramadı.
Olayın şokuyla istem dışı bizim şoföre bağırdım: “Ne yapıyorsun hayvan herif?”
Aslında bu tür hakaret içeren sözler, dilimin alışık olduğu hitaplar değildi. Nasıl olduysa, ağzımdan çıkmıştı bir kere. Bağırmasına bağırmıştım ama tam o sıradaki savrulmada belime bıçak gibi saplanan ağrı da nefesimi kesmişti. Ağrının şiddetiyle bütün bedenim kilitlenmişti. Ben hareketsiz kaskatı kesilmiş acı içinde kıvranırken, şoför şoku atlatıp arabayı yeniden yola döndürmüştü.
Diğer arabanın şoförü ve gelen başka sürücüler arasında bir süre süren tartışmanın da öfkesiyle yeniden direksiyona geçen şoför minibüsü hareket ettirdikten sonra arkasına dönerek bana:
“Abi sen de bana hayvan diye hakaret ettin. Duymadım sanma,” diyerek söylene söylene yola devam etti.
Ben söylediğim sözü düşünecek durumda değildim. Sesim soluğum kesilmiş, ağrıma odaklanmıştım. Adama karşılık verecek ne gücüm ne de cesaretim kalmamıştı. Yüzümü pencereden yana çevirmiş, adamın söylediklerini duymuyormuş gibi davranıyordum. Sonuçta söz ağzımdan çıkmıştı. Belki bir özür durumu düzeltecekti ama özür dilemeyi de kendime yediremiyordum.
Bu arada bir yandan karşılık verirsem olayın hangi boyutlara ulaşacağını, diğer yandan da olay fiziksel bir boyut kazanırsa olabilecekleri düşünüyorum. Neyse ki şoför konuyu daha fazla uzatmadı, yoluna devam etti de olay farklı boyutlara ulaşmadı. Ancak yolculuk bitene kadar, şoförle aramda yaşanabilecek bir olay karşısında ne yaparım endişesini her an yaşadım.
Diğer bir olay ise daha üzücü ve incitici.
Sene 2014, iktidarın eğitim kurumlarında kadrolaşmaya gittiği yıl. Hükümet, kendine bağlı öğretmenleri Türkiye genelinde il, ilçe milli eğitim müdürleri ve şube müdürlerine yerleştirmiş. Yönetici atama yönetmeliğinde yaptığı değişiklikle, ilçe içindeki okul ve kurum müdürlerinin atama yetkisini de ilçe milli eğitim müdürlüklerine vermiş…
İktidar partisi teşkilatları, milli eğitim yöneticileri, iktidar yanlısı sendikalar, sivil toplum örgütleri sürekli bir araya geliyor, gizli, açık toplantılar düzenliyor. Sızan bilgilere göre, mevcut okul ve kurum müdürlerini görevden alacak ve yerlerine kendi bağlılarını yönetici olarak atayacaklar. Görevi başındaki iktidarla farklı düşünen bütün yöneticiler diken üstünde.
İktidar partisinin uygulamalarına gerek yazılarımla gerek tavır ve davranışlarımla eleştiri getirdiğim için haliyle topun ağzında olan yöneticilerden biri de benim (Tam burada küçük bir açıklama yapmadan geçemeyeceğim. Atamalar gerçekleşip beni görevden aldıklarında söyledikleri söz şuydu: “Kaleyi düşürdük” Artık gerisini siz anlayın). Dolayısıyla ben de hem tedirgin hem de gerginim. Ancak her şeye rağmen üretken yöneticiliğin gereklerini yerine getirmeye devam ediyorum.
Okulun son günleri. Okul rehberlik servisinin, dördüncü sınıflar üzerinde ısrarla uygulamak istedikleri yetenek belirleme testi için gerekli dokümanları karşılayacak bir sponsor bulmuşum. Bu sevindirici haberi paylaşmak için de sabahın erken saatlerinde rehberlik öğretmenini telefonla arayıp çalışmaya başlayabileceklerini söylemişim. Öğrencilerin geleceğine yönelik faydalı bir iş başarmanın verdiği gönül huzuru içinde masama geçmiş rutin çalışmalarımı sürdürüyorum.
Kapının tıklanmasıyla açılması neredeyse bir oldu. Daha önceleri kılık kıyafeti nedeniyle birkaç kere sözlü olarak uyardığım, uygunsuz kıyafetlerle derse girmeyi sürdürmesi halinde hakkında yasal işlem başlatacağımı söylediğim, aykırı davranışları ile dikkat çeken sınıf öretmeni, içeri girdi. Ama bu sefer takım elbise giymiş kravat takmış olarak. Biraz da espri ile “Ooo sayın öğretmenim! Takım elbise çok yakışmış, isteyince oluyor demek,” diyerek takılmak istedim.
Soğuk bir tavırla karşılık verdi: “Ben buraya gevezelik etmeye gelmedim, müdür bey.” Sonra da masamın sağındaki koltuğa oturup bana döndü. Bu tavır karşısında, daha önce amir-memur ilişkisi dışında hiçbir diyalog yaşamadığın öğretmenle ben de yeniden amir-memur diyaloğuna girdim.
“Buyurun sayın hocam, size nasıl yardımcı olabilirim?”
“Lafı uzatmadan direk konuya gireceğim,” diyerek söze başlayan öğretmenin sesi giderek sertleşmeye başladı. Kaşları çatılmış, gözleri kısılmış, dişlerini sıkarak konuşuyor. Bu öfkenin sebebi nedir diye sormak istediğim sırada öğretmen, birden oturduğu koltuktan kalkıp yanıma geldi:
Ben koltukta otururken, birden ceketimin iki yakasından tutup: “Müdür Bey! Ben aşiret lideriyim. Bir yanım PKK diğer yanım DHPKC. Seni dağa kaldırırım,” diyerek sarsmaya çalıştı.
Neye uğradığımı anlayamamıştım. Zihnim, bir yandan öğretmenin, bana karşı bu hareketinin neden kaynaklandığını, diğer yandan da fiziksel olarak ondan daha yapılı olmama rağmen böyle bir cesareti nasıl gösterdiğini anlamakla meşgul, yakama sarılmış öğretmenin gözlerine bakıyorum.
Bir an bulunduğum pozisyonun beni nasıl aşağıladığını kavrayınca nevrim döndü. Benim yönettiğim okulda, sicil amiri olduğum öğretmen, makam odamda, makam koltuğumda otururken, gelip yakama yapışmış ve beni “dağa kaldırmakla” tehdit ediyordu.
Olayın şokunu atlatır atlatmaz, zihnimi esir alan öfkemin de etkisiyle; nerede olduğumu, görevimi ve yasal olarak sorumluluğumu unutup büyük bir hınçla, yakamdan tutan ellerini bileklerinden kavradığım öğretmeni geriye doğru savurdum. O an oluşan duygu yoğunluğumla, öğretmenin yüzünü gözünü kan içerisinde bırakmak isteği, zihnimi kaplamıştı.
Aynı anda oturduğum koltuktan ok gibi ayağa fırlayıp istem dışı döğüş sırasında bedenimin alışık olduğu bokstaki saldırı pozisyonuna geçmiştim. Sol ayağımı biraz öne çıkarıp sağlam yere basmış, sağ ayağımı paralel hafif geri çekerek parmak uçlarımda dengemi sağlamıştım. Sol yumruğumu çenemi koruyacak pozisyona getirirken, sağ dirsek ve omuzum aynı hizada, bedenimi belimden doksan derece sağa döndürmüş, yumruğumu savurmak üzere geri çekmiştim.
O an içimden geçen, yere sağlam bastığım sol ayağımdan aldığım destek ve öfkemin de katladığı güçle sıktığım sağ yumruğumu, bedenimle birlikte yapacağım hamle ile çenesine tek vuruşla öğretmeni yere sermekti. Ama olmadı. Yumruğum havada, bedenim kaskatı öylece kalakaldım.
Yaptığım anı hareketle belime giren şiddetli ağrı bedenimi kilitlemiş, yine hareket etmemi engellemişti. Bu seri hareketim sırasında karşımda donmuş kalmış gözlerime bakmakta olan öğretmen, -benim öylece kalmamı nasıl yorumladıysa- durumun ciddiyetini anlamış olacak ki kısa bir kararsızlıktan sonra hızlı adımlarla kapıya yönelip odamdan çıktı.
Bu ağrı, beni daha sonra sonu nereye varacağı bilinmeyen olumsuzluklardan korumuştu belki ama sonuç olarak fiziksel bir eylemi gerçekleştirmeme de engel olmuştu. Yani sahip olduğum gücümü bel fıtığım yüzünden yine kullanamamıştım.
Hikâyem böyle… Sonuç mu?
Sonuç, altmış dokuz yaşımda, yeniden nükseden bel fıtığı ameliyatımı gerçekleştiren doktorumun, kontrol sonrası muayenehanesinden ayrılırken, “her şey yolunda ama bundan sonra dikkatli olacağız,” sözüyle; bir önceki kontrolde elime tutuşturduğu, “bel fıtığından korunmak için uyulması gereken kuralları” hatırlatması, beni yeniden eski ruh halime geri döndürdü.
Bel fıtığımdan dolayı, hayatım boyunca bedenimin gerçek gücünü kullanamayacağımı biliyor olmamın oluşturduğu, “kendime olan güven duygumun azaldığı, o eski ruh halime…
Diyeceğim o ki… Bel fıtığı mısın?
Yarım adamsın!..

YORUMLAR